Oğuz Kağan kimdir diye sorulacak olsa insanlar umumiyetle KPSS kitaplarındaki veyahut okul müfredatlarındaki ezber bilgilere istinaden Asya Hun Devleti’nin hükümdarı Mete’dir der. Bazıları ise biraz destanın muhtevasını hatırlayıp üç günlükken et yiyip şarap içen, kırk günlükken yürüyen, gençliğinde ormandaki canavarı öldüren, ağaçtan ve ışıktan çıkan kızlarla evlenen ve çocuklarından boylar oluşan efsanevi Türk hükümdarıdır, diyecektir. İlki ucuz bir tahminden başka bir şey değildir. İkincisi ise eksik ve destanın dar bir zaviyeden bakılmış hâlidir. Peki, üstteki soruya üçüncü bir cevap verebilmek mümkün müdür?
Aslına bakılırsa Oğuz Kağan’ı ismen tanımayan yoktur. Lakin iş destanın içeriğini bilmeye gelince, bilen kişi yok denecek kadar azdır. Bu durum hakikaten hayrete mucip bir durumdur. Çünkü Oğuz Kağan Destanının, bir diğer ismiyle Oğuz-namenin bizim milletimizin hüviyetini oluşturan unsurlardan bir tanesi olduğu kanaatindeyim. Üç dört yüzyıl evvelinde ilim çevrelerinden bir zata, bilhassa müverrihlere, Oğuz Han kimdir diye sorsanız, hemen Oğuz-nameden bir bölüm anlatabilirdi. Fakat günümüzde onların anlattığı hikâyeye benzer bir hikaye anlatacak var mıdır, bilemiyorum. Bu hâlimiz bile nisyan ile malul olduğumuzun sanki bir delili gibidir.
Bu eser, Oğuz’un küçükken et yemesi, canavar öldürmesi, badehu evlenip çoluk çocuk sahibi olmasından öte, Doğu ve Batı memleketlerini fethetmesinin, dünyaya hükmetmesinin öyküsüdür.
Destanı ilk kimin anlattığı ve yazıya geçirdiği belli değildir. Bu sebeple farklı zamanlarda farklı kişiler tarafından yazılmasının neticesinde çeşitli Oğuz-name nüshaları ortaya çıkmıştır. Yazımda teker teker nüshalardan bahsederek hem sözü uzatmak hem de ortaya ilmi bir iddia koymak istemiyorum. Maksadım Oğuz Kağan’ın isminden ziyade hayatına dikkat çekebilmektir.
Şimdi Oğuz Kağan’ın tercümeihalinden biraz bahsedelim: Zaman içerisinde tanrıtanımaz hâle gelen bir toplumda dünyaya gözlerini açan bir erkek bebek, üç gün sonra annesi Ay Hatun’dan süt emmeyi kesti. Ay Hatun oğlunun yaşayacağı hususunda ümidini yitirdiği günün gecesinde bir rüya gördü ve gördüğü rüyada oğlu ona tek olan Tanrı’ya inanmadığı takdirde ölse de sütünü emmeyeceğini söylüyordu. Üç gün üst üste aynı rüyayı gören Ay Hatun herkesten gizli olarak Tanrı’nın varlığına ve tek olduğuna iman etti. Böylece oğlunun hayatı kurtulmuş oldu.
Ay Hatun’dan doğan, Kara Han’dan olan bu bebek et yemeye, çorba ve şarap içmeye, kırk günlük olunca yürümeye ve oynamaya başladı. O devrin adeti olduğu üzere çocuk bir yaşına gelince ad konulması için Kara Han etraftaki beylere haber saldı ve toy düzenledi. Kara Han, oğlunu meydana çıkarıp beylerinden, isminin ne konulmasının münasip olduğunu sual edince çocuk, İsa aleyhisselam misali dile gelip “İsim koymaya ne hacet, benim ismim Oğuz’dur.” dedi.
Bu hadiseden sonra Oğuz’un dili çözüldü ve konuşmaya başladı. Uyurken, uyanıkken, yolda yürürken, daima “Allah Allah” diye zikrederdi. Adeta anadan doğma veli yaratılmıştı. Fakat kimse onun ne dediğini anlamaz, “Bu küçücük çocuktur, dili dönmediği için böyle konuşur, ne dediğini bilmez.” derlerdi. Ne zamanki Arap vilayetleri fetholundu, Oğuz’un ne dediği anlaşıldı.
Büyüdü ve genç bir delikanlı oldu. Ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibi idi. Üç kere evlendi, üçü de amcasının kızlarıydı. Bu hanımlarından ilk ikisiyle evlilik hayatı yaşamadı ama sonuncu hanımını sevdi ve onunla mutlu bir evliliği oldu.
Oğuz uzak memleketlere ava gittiği bir günde Kara Han, aile efradını yemek masasında cem edip sohbet etmek istedi. Söz döndü dolaştı, oğlunun evliliğine geldi. Önceki iki gelininin küçük gelinine göre birçok bakımdan daha üstün vasıflara sahip olduğu hâlde oğlunun niye küçük gelinini çok sevdiğini, diğerlerinin yanına varmadığını sordu.
Büyük gelin aradığı fırsatı bularak hışımla konuşmaya başladı: “Oğlunuz atalarının dinini inkâr edip tek bir Tanrı’ya iman ediyor. Bana ve şu hanımına ‘Alemi, seni ve beni yaratan var. Onun adı Tanrı’dır. Onun var olduğuna ve tek olduğuna inanacaksın. Onun emirlerinin dışına çıkmayacaksın.’ dedi. Biz atalarımızdan gördüğümüz dinimizi terk etmedik. Ama anlaşılan o ki, küçük hanımı oğlunuzun dinini kabul etmiş. İşte bu yüzden onu seviyor ve bizi görmüyor.” Bu sözleri duyan Kara Han, beyninden vurulmuş bir hâlde acilen beylerini topladı ve durumu izah etti. Ne yapılmak lazım geldiği istişare edildi ve meclisten ölüm kararı çıktı. Bir ordu toplanacak ve Oğuz av esnasında gafil avlanıp öldürülecekti. Bunu duyan küçük hanım beyine bir ulak gönderdi. Haberi alan Oğuz düşündü ve ülke çapında bütün beylere sözlerini ilan etti. “Beni seven benim orduma, babamı seven babamın ordusuna katılsın.”

Kara Han’ın ordusu daha kalabalıktı lakin Allah-u Teâlâ’nın yardım ettiği kişiyi kim yenebilirdi? Bir ovada karşılaştılar ve harp ettiler. Allah-u Teâlâ’nın ihsan-ü inayetiyle Kara Han harp esnasında öldü ve Oğuz muharebenin galibi olarak Kağan oldu. Kavmin ekseriyeti hüviyet-i asliyesine rücu etmiş, Tanrı’nın varlığına ve tekliğine iman etmişti. İman etmeyenler ise ya ülkeden sürüldüler ya da harp esnasında öldürüldüler.
Yeni Kağan ülkede asayişi sağlamasının akabinde fütuhat için ordusuyla sefere çıktı ve yabancı memleketlerde elli yıl boyunca at sırtından inmedi. Bir gün Dimeşk’te kaldığı vakit, Mekke ve Medine’ye elçi gönderdi, oralardan bir miktar toprak getirmelerini emretti. Elçi toprağı getirmesinin üzerine toprağı vücuduna sürerek Tanrı’ya şükretti. Oğullarına ve beylerine, Hazret-i Adem’in topraktan yaratıldığını, sonra yine toprak olduğunu, bir gün herkesin aynı akıbete duçar olacağını ve bunun unutulmaması gerektiğini söyledi. Türk hakanı güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar cümle cihanı fethedip alem-i nizamı sağladıktan sonra memleketine döndü. Vefatına yakın yurdunu çocukları arasında taksim ederken oğullarına şöyle seslendi:
“Ey oğullarım!.. Ben çok dağlar aştım, çok vuruşmalar gördüm. Çok kargı ve çok ok attım. Atla çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım, dostlarımı güldürdüm. Ben Gök Tanrı’ya olan borcumu ödedim. Şimdi yurdumu size veriyorum.”
Türk’ün kutlu atası Oğuz Kağan bu sözleri söyledikten sonra yüz on altı yaşında iken dar-ı bekaya irtihal etmiştir.
Oğuz-name nüshalarında evlilik konusunda birtakım farklılıklar olsa da üç asıl nüshadan ikisi olan Reşidüddin’in Camiü’t-Tevarih adlı eserinde ve Ebulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime ve Şecere-i Türk adlı eserinde cihan hükümdarının hayatı aşağı yukarı bu şekildedir. Ecdadımız da atasını böyle bir zat olarak bilirdi. Esasen Oğuz Kağan’ın gerçek bir insan olup olmadığının, olsa bile adı geçen eserlerde anlatıldığı gibi biri olup olmadığının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Mühim olan nokta, Müslüman Türk milletinin nazarında Oğuz Kağan’ın nasıl bir hükümdar olduğudur, Oğuz Han derken kimin kastedildiğidir.
Hasılı kelam, Kara Han oğlu Oğuz Han kimdir diye sorulduğunda verilecek üçüncü cevabımız şu şekilde olabilir; “Cihana hükmeden mü’min ve muvahhid bir sultan.” Mevla rahmet eyleye…
21 Kasım 2021 Kariha Dergi
Yorum bırakın